İstifani Kilisei (Aziz Stephan Katedrali)
Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’de bu durak için aktardığı tarihî anlatı.
Seyahatnâme’de İstifani Kilisei (Aziz Stephan Katedrali)
Tamamı 366 adet bıtrik, metrepolid ve papaz yuvasıdır, ancak ama 66'sı büyük manastırdır ki her biri birer kralın yaptıkları âyin haneleridir. Bu büyük manastırların dışında kalan 300 adedi şehrin içinde ve dışında küçük kiliseciklerdir.
Bunlardan şehrin tam ortasında olan İstifani adlı manastırı, Rum, Arap ve Acem'de kısacası bu yeryüzünün yedi iklim kâfiristanında öyle bir büyük yapı ve öyle bir eski bina inşa olunmamıştır ve olmaz da. Bütün kara ve deniz seyyahları, yeryüzünde benzeri yoktur, derler, hakkâ ki gerçektir.
Bu hakir Leh memleketini gezerken gördüğüm Bahr-i Muhit kenarında Daniska İskelesi'nde (—) (—) Manastırı (—) ve Orta Macar'da Kaşa şehrinde (—) Manastırı mükellef, bakımlı ve süslü büyük kiliselerdir. Ancak bu Beç içinde olan İstifani Manastırı çok mamur ve eski yapıdır. Bunda olan hazine mallarının sayısını, sınırını, bunda olan çok değerli emanet mücevherlerin hesabını Cenâb-ı Bârî bilir
Bu ana dek seyrettiğimiz kiliselerin hepsinden bu İstifani Kilisesi büyüktür. Tamamı 16 adet yüksek sütunlar üzerinde, bazı yerleri kârgir yüksek kubbeler vardır ki göklere baş uzatmıştır. Bazı yerleri Havernak kemerleri üzerine, uzun ağaçlar üzerine ibret verici bukalemun nakışları tavanlar yapılmıştır. Bunlar tamamen altınla işlenmiş acayip ve garip Frenk işi büyüleyici nakışlardır.
Bu tavanlar üzeri damları harpüşte örtülü mavi renkli saf kurşundur, bazı yerleri rengârenk sırçalı kiremit örtülüdür.
Bir uzak mesafeden bu kiliseye insan baksa damlarının ve pencerelerinin billûr, necef ve moran camlarının parıltısından ve 300- yerde insan boyu altın haç alemlerinin ışıltısından insanların gözleri kamaşır. Sanki bu büyük kilise altın madeni olan Akra Dağı gibi ışıldayıp parıltısı [59b] insanın gözlerini kamaştırır ve öylece aydınlık bir dağ gibi durur bir Hıristiyan mabedidir.
Kilise içinde olan bu anılan 16 adet somaki, zenburî ve yerekanî uzun direklerin her biri onar Mısır hâzinesi değer yüksek sütunlardır ki Hazret-i Süleyman'ın ehli Belkıs Ana'nın doğum yeri olup hâlâ harap olan Yemen diyarında Sebe şehrinden gelmiş büyük sütunlardır. Bunların cihan toprağı üzerinde benzerleri yok, görülmeye değer Tanrı işi cingi taş direklerdir.
Bu kilisenin uzunluğu geri kapıdan İsa Mihrabı'na kadar tam 300 ayaktır, genişliği tam 180 ayaktır ve kat kat, kemer kemer aralarında küçük ruh-ı tutyadan, balğamîden, ferah taşından ve yeşimden direkcikler vardır.
Tüm duvarının yüzü, küçük büyük kubbeleri, içi ve dışı türlü taşlarla, çeşit çeşit ibretlik mermer ile işlenmiş ve oyulmuştur. Ve her mavi kubbesinde, tüm duvar yüzlerinde ve diğer kemerleri kenarlarındaki zıhlarında çeşit çeşit umk-ı mancûklar, beyaz, siyah, yeşil, kırmızı ve diğer ibret verici değerli taşlar ile süslenip her cevher taşı birer renk ışık verip bu kiliseye güzellik vermiş. Ve kıblesi olan tarafında la'l, yakut, zebercet, Seylân, Nişabur firuzesi, Yemen akiği, aynül-hir, aynül-hur, balıkgözü, sarı yakut, gök yakut, kehribar, sedef ve Habeş lülüsü gibi çeşit çeşit değerli taşlar ile yapılmış duvardır.
İncil, Tevrat, Zebûr ve Furkân olan dolapların duvarlarının içi tamamen ham amber ile sıvalı odalardır ki bütün dünyada her ne kadar çeşit millet varsa onların dillerinde tüm yazarların değerli kitaplarından yüz binlerce ciltli kitaplarının başka hizmetçi papazları vardır, büyük bir kütüphanedir ki görülmeye değer.
Bir diyarda böyle değerli kitapların bulunduğu kütüphane yoktur. Ancak Mısır'da Sultan Berkuk ve Sultan Ferec Camii'nde, İstanbul'da Fatih Camii'nde, Süleymaniye'de, Bayezid-i Velî'de ve Yenicami'de de hesabını Âlemlerin Rabbi Allah bilir kitaplar vardır. Ancak bu Beç'te İstifan Manastırında kitap daha fazladır. Zira her dilin kefere yazıları resimli kitapları, teşrih (anatomi) kitapları, Atlas, Minör, Coğrafiyye ve Papamonta adlı heyet kitapları gayet çoktur. Ama bizde "Suret haramdır" diye bu resimli kitaplar yoktur. Onun için bu Beç Manastırında kitap çoktur. Hele bu hakir başpapazın izniyle bu kütüphaneye girip seyrettiğimde hayretler içinde kalıp misk ve ham amber kokusu beynimi kokulandırdı.
İmdi azizim bu uzun sözlerden maksat odur ki "Kâfir kâfirliğince Allah kelâmıdır" diye tüm kitapları haftada bir kere silip süpürür, 70-80 kadar hizmetçileri var. Ama bizim Mısır İskenderiyesi'nde Camiu’l-attârîn derler büyük bir cami vardır, bu kadar yüz dükkân, han, hamam ve mahzenleri ve nice hayratları var iken cami harap olmuştur. Kütüphanesi üzerine yağmur yağıp nice bin cilt değerli kitapları, Yakut-ı Musta'sımî, Abdullah-ı Kırımî, Şemsuliah-ı Gamravî ve Şeyh Cûşî hatlarıyla öyle değerli Kur'ân-ı Kerimler yağmurdan çürümüştür. Cuma namazına haftada bir kere bu camie gelenler bu Kitabullahları yiyen güvelerin, kurtların ve farelerin seslerini işitirler. Bir ümmet-i Muhammed demez ki,
"Bu kadar Kitabullah telef oluyor, buna bir çare edelim" demek ihtimalleri yoktur. Zira Allah'ın kitaplarına kâfir kadar sevgi ve saygıları yoktur. Hemen Allah o camii bu kilise gibi imar edip hizmetçileri ve hâkimleri o garip camie merhamet gözüyle bakalar.
Bu Beç Kilisesi'nin içinde her gün bin adet hizmetçileri mevcuttur. 18 krallık kâfiristan keferelerinin papazları, ladikaları, papaları, irşekleri ve ruhbanları mevcut olup her Hıristiyan milletini bu kilise içinde birer köşede makamları var ki gece gündüz riyazi ilimlere çalışır kefereler mevcuttur.
Ustolni-Belgrad kâfirlerin ellerinden gideli nice kralları, nice irşekleri ve nice başpapazları bu kilisenin mihrabı önüne ve kilise içine gömerler, iki tarafı tamamen maşatlık mezarlığıdır. Ortası mihraba kadar 200 direk üzerinde mahzendir ki bunda olan altın hâzinesinin hesabını Yüce Yaratıcı bilir. Guruş hâzinesi dış avlu altındadır. Hatta eski kral kızlarından İzarila Son adlı genç kız ölünce bin milyon malını ve yüz milyon altınını bu kiliseye vakfedip hâlâ durur. Ve nice bunun benzeri milyon mallar burada gömülüdür. Onun için İsveç kralı bir dolu kâse şarap zehiri içi,
"Bu İskender tacı tahtı dedemin tahtı bana harap olsun, Nemse'nin Beç Kalesindeki İstifani Manastırındaki mala sahip olmayınca bu İsveç Devleti bana [60a] ve evlâtlarıma haram olsun" diye taahhütler eder, yani ta bu derece hadsiz hesapsız bulunan bir büyük kilisedir.
Burada olan nice bin Mısır hâzinesi mal değer çeşit çeşit putlar ve nice kere yüz bin adet sanatlı avizeler var ki her biri birer ülke krallarından ve her biri birer ünlü ustalardan gelmiş askılar vardır. O kadar bin altın, gümüş ve murassa kandiller, şamdanlar, çerâğdanlar, buhurdan ve micmereler var ki görenin aklı gider. Ama bu kilise döşeli değildir. Tamamı yukarıda yazılan türlü türlü, renk renk taşlar ile füsuskârı ibretlik mermerlerdir ki her bir taşı kuş gözü gibi çeşit çeşit garip nakışlar ile döşeli büyük kilisedir. Çevresinde 3 bin adet iskemle vardır ki Cenâb-ı Allah bu yeryüzünde ne yarattı ise onların hepsinden yapılma iskemleler var. Her biri birer kralın ve birer ileri gelenlerin hayırlarıdır. Üzerlerinde kâfirler oturup yanlış inançlarınca İsa âyini edip ibadet ederler. Hatta bu kilise içinde mevcut iskemlelerin hiçbirinin birbirine benzemek ihtimali olmadığından başka kuş kemiğinden, insan kemiğinden, balık dişi ve fildişinden, kısacası tüm eşyalardan ustolniler, yani iskemleler vardır.
Bu kilisenin geride kıble kapısının iç yüzünde 8 adet cingi (granit) taşından ince sütun üzerinde bir erganun mahfeli var ki henüz zamanemiz üstadları öyle bir sanatlı köşke külünk ve tarak vurup yapmaya kadir değillerdir, meğer Üstürgon Kalesindeki Kızılelma Camii'nin içinde Süleyman Han mahfeli ola. Ama bu Beç mahfeli ondan yüksektir. Ve bunda olan Hazret-i Dâvûd erganunu bir diyar keferelerinin kiliselerinde yoktur. Tam 300 adet saz, davul, nakkare, boru ve türlü türlü mizmarlardır ki ne diller ile anlatılır, ne kalemlerle yazılır, ancak dinlenir. Ve dahi bu mısra ki
işitmek nasıl görmek gibi olur?
dediği gibi görmeye muhtaç bir görülmeye değer erganundur.
Hatta tüm sazları anılan mahfel üzerine sıralanmış olup bu sazların sağında ve solunda camız derisinden altları ve üstleri çam tahtası körüklerdir. Üstündeki tahtaları makara ile papazlar yukarı çekip bir körük iner ve biri çıkar ki bu sazların rüzgârları kesilmeyip sazlar kesilmeden ses vere. Ve her körüğü çekmeye yirmişer nefer papazlar bu işin hizmetindedirler.
Bu körüklerin yanlarında dikilip durur merdivenleri var. Kâfirlerin bir kutsal günlerinde bu erganunu çalmak istediklerinde bu erganun ilminde usta, yetkin üstad sihirbaz kefereler var ki her biri musiki kitabına göre musikâr ilminde zamanın seçkini olup sanki her biri Fisagores-i Tevhidî, Abdullah-ı Fâryâbî, Gulâm Şâdî ve Hüseyin Baykara mertebesinde üstadlar gelip bu erganun âletlerini çarklarını ve burgularını burup ve tüm mizmarat zemaratları kurup anılan körükleri çekmeye başlarlar. Ama bu körüklerin yanlarında olan merdivenlerden hadım Nemse oğlanları çıkıp hazır dururlar. Kaçan kim körüklerin üst tahtası sonuna kadar çıkıp aşağı inerken hemen hadım oğlanlar merdivenlerden inip körüklerin tahtalarına binip körükler ile aşağı bile inerken körüklerden bir tür sert yel çıkar ki bütün sazları sarsar, her sazdan bir çeşit ses çıkıp duyulur ki bunu işiten insanlar hayran olurlar.
Körüğün biri aşağı inince üstündeki hadım oğlanlar anılan merdivenlerden onu dahi tırmaşıp çıkarlar ve yine körüğe binerler. Öbür körüğe de böyle oğlanlar öyle inip çıkmadadır. Bu oğlanlar hemen körüğe ağırlık olmak için değildir. Bu oğlanları onun için hadım etmişlerdir ki nefesleri bozulmayıp erganun sesiyle âhenk olup yanık sesler ile rehavî makamında Zebûr âyetlerinden suhuf sureleri okurlar.
"Gerçi Tevrat ve Zebûr'u Yahudiler okur, zira onlar Davudî ve Musevîlerdir, ama bu Nemse İsevîlerdir. Ya niçin bu Nemse Zebûr âyetleri okur" denilirse kesin âyet üzerine "Davud'a da Zebûr verdik" [Kur'ân, Nisâ 163] âyetine göre Hazret-i Davud aleyhisselâm Zebûr âyetleri okurlardı. Onların kutlu zamanlarında Nemçe kavmi Hazret-i Davud'a iman edip tamamen Davud Peygamber âyinine göre amel ederlerdi. Sonra Davud âyini gidip İsa Peygamber'e inanıp İsevî oldular.
Hâlâ bu Nemse'nin yanlış inançlarına göre Hazret-i Davud Zebûr okurken erganun sazını çalıp hazin ses ile okurlardı. [60b]
Cenâb-ı Allah Hazret-i Davud'a bir hoş sesli nefes verip Zebûr okurken tüm melekler Davud Peygamber'in sesini işitip sübhanü'l-hallâk derlerdi.
Erganun, Hazret-i Davud'un mucizesidir ki Zebûr âyetini okurken nice bin adet inkarcılar imana gelirlerdi. Hâlâ tüm milel arasında Davud Peygamber Zebûr okurken yüksek sesi meşhurdur. Hatta Kur'ân-ı Azim'de (— ) (—) suresinde "O, yaratıklarından istediğine dilediği kadar fazla özellikler verir." [Kur'ân, Fâtır 1] âyetini iyi tefsirciler hazin (yanık) ses ile yorumlamışlardır. Zira, "Hoş ses ruhlar âleminin sesidir, demişler" diye hâlâ Nemse papazları böyle deyip erganun çalarlarken tüm bıtrikler ve ruhbanlar rehavî makamında erganun çalıp Zebûr âyetlerini okurlarken bu anılan körükler üzerinde hadım oğlanlar da iki körük üzerinde onar adet oğlanlar hoş ses, hoş nağme ile zincirleme Zebûr âyetlerini rehavî makamlarında çeşitli tahrirat ile okuduklarında insanın ciğerleri kan, gözleri yaşlar ile dolar.
Gerçi Nemse Zebûr âyetlerini okurlar, ama Hazret-i Davud'a Hak tarafından indiği gibi (—) (—) dili üzere değildir, Nemse kâfirleri diline tercüme etmişlerdir ki yakında yerinde yazılır. Bu erganun Deccal sesi gibi bir heybetli ve dehşet veren ciğer delen sestir, zira insanın tüm vücudundaki tüyleri ürperir. Kısacası ümmî olan insan bu erganunu dinlese Davud-ı Nebî ve İsa Ruhullah mucizesidir der. O erganun ise ne keramet ve ne mucizedir. Ancak büyülü bir ustalık eseri sazların bir araya gelmesidir ki duyan dinleyen insanların akılları perişan olur.
Bu kilise içinde başpapazın kutsal günlerinde çıkıp vaaz ve nasihat edecek bir kürsüsü var. Bunun da anlatılmasında dil kısa kalır. Ve bir mahfel de krallara özgü bir maksure vardır ki Nemseli usta bütün ustalığını açık seçik göstermiştir. Mühendisler ustası, geçmişin mimarı var gücünü sarf edip o usta bu mahmelde ve bu sanatlı kilisede nice bin ustalıklar göstermiştir ki bu alçak dünya atlasında öyle bir ustalığı hiçbir eski mimar etmemiştir.
Kilisesinde bulunan resim ve heykellerin seyrinin anlatılması
Bu kilise içinde o kadar timsal, heykel, resim, esnan nakışları ve o kadar değişik büyüklükte putlar var ki Uyvar fethinden sonra Leh, Çek, İsveç, Macar vilâyetlerinde, Donkarkız'da, Danimarka'da ve Daniska iskelesindeki büyük kiliselerde böyle çok putlar görmemişim. Hatta birkaç papaz ile dostluk kurup onları susturmak için ve latife olup arada yakınlık olması için,
"Hâşâ sümme hâşâ, sizin ne çok tanrınız var ki her birine başlarınızdan şapkalarınızı çıkarıp tapıp secde edip geçersiz" dediğimde onlar,
"Hâşâ bunlar bize tanrı ola. Allah seni ve bizi yaratan bir zevalsizdir ki Ruhullah'tır. Hâşâ biz bu resimlere tapıp ibadet edeyiz ve bunlardan oğul kız, nimet, dünya devleti ve ömür isteyeyiz. Ancak peygamberimiz Hazret-i İsa ve havarilerin, sonraki gelen evliyâlarımızın, sahipkıranlarımızın ve hayrat sahibi padişahlarımızın suretleridir ki görüp saygı ile hayır dua ederiz, hepsinden fazla Hazret-i İsa Nebî'ye çok tazim ederiz, zira Ruhullah'tır. Bizim dinimizde resim yapmak serbesttir, zira papazlarımız vaaz ve nasihat ederken sizin şeyhleriniz gibi halka güzelce anlatması zor olup bu resimlerle peygamberleri, evliyâları ve cenneti bu güzel tarafı görüntüsüyle yazıp anlatırız, cehennemi böyle zebaniler ile cehennem ateşi ile ve fokurdayan kaynar sularla yapıp korkutucu yönüyle çizip papazlarımız halka 'Korkun Allah'tan7 diye vaaz ederken bu resimleri gösterir. Yoksa bunlara biz ibadet etmeziz" diye cevap verdiler.
Ama bu Nemse kralının taht merkezi olan bu Beç içindeki İstifam Kilisesi'nde bu şekilde cennet resimleri var ki insan görünce ruhunu teslim edip âyette geçtiği gibi "(İyi) kullarım arasına gir, cennetime gir" [Kur'ân, Fecr 29-30] deyip cennete gireceği gelir. Adn Cenneti'ni, Firdevs Cenneti'ni, Illiyyin Cennetini, Sidre Cennetini, Me'vâ Cennetini ve (—) Cenneti'ni yapmışlar. Bu cennetleri bir açık yerde kat kat İrem Köşkü bahçeler ile türlü türlü büyük ırmaklarla süslemiş, Kevser havuzları ile dolu bağlar, bahçeler, huri ve gılmanlar ile nice bin çeşit burak ve sündüs istebraklar ve refref adlı Buraklar, tüm melekler, Arş, Kürsü, Levh ve Kalemler ile bir cennet göstermiş ki Freng resme gelince Hint ve Acem'e üstündür.
Bu cennete karşılık bir karanlık köşede 50 adım kadar uzunluğu olan bir duvar yüzüne bir cehennem resmi yapmış ki hakir gördüğümde Fâtiha suresindeki "Bizi doğru yola ilet" [Kur'ân, Fâtiha 6] âyetini okudum.
Mîzân ve Terazi'yi görüp Rahman suresindeki [61a] "Terazide eksiklik yapmayın" [Kur'ân, Rahman 9] âyetini okudum.
Derk-i Esfel Deresi'ni görünce (—) suresindeki "Doğrusu iki yüzlüler ateşin en aşağı tabakasındadırlar" [Kur'ân, Nisâ 145] âyetini okudum.
Gayyâ Kuyusu'nu görünce veylün li-külli âyetini okudum.
Veyl Deresi, Sakar Yokuşu, Tamu Deresi, Siccin Deresi, Saîr Beli ve diğer çeşit çeşit cehennem derecelerini Frenk üstad nakkaşı bir Freng-i Mânı nakşı etmiş. Bir kere o cehennem içinde kulların neft, katran ve ateş içinde kebap olup zebaniler elinde ağladığını, maliklerin kırbaçlar ile halkı vurarak akrep, yılan, çıyan ve deve boynu kadar engereklerin insanları sokarak verdikleri şiddetli acıların anlatıldığı resimleri görenler Nemrutluk, Firavunluk, Kârun ve Şeddadlık tabiatından, hümeze, lümeze, yericilik, koğuculuk, fitne ve fesatlık huylarından, zina etme, lutilik, faiz yiyicilik ve içkicilik gibi kötü huylarından vazgeçip tövbe ederler. O çok acı veren anlatımları görüp yemeden içmeden kesilip her şeyden uzak bir köşeye çekilip ömür sermayesinin geri kalanını ibadetle geçirip dünya pisliklerinden el çekip "Emir Allah'ın, cennet olmazsa bari cennet ve cehennem ortasında a'raf olsun" der.
Ama nakış ustası el becerisini göstermek için bu kilisede bir A'raf resmi yapmış ki bir tarafını gören sevinir, diğer tarafını gören de üzülür. Ve bir tarafta Arasat Meydanı resimlerini gösterip bin bir ayak bir ayak üzere bir karışıklık, bir ağıt figan eder, feryat edip bağırır çağırır şekilli ibretlik betimlemeler yapmış ki insan görünce vücudu güz yaprağı gibi tir tir titrer.
Sözün kısası bu cennet ve cehennem ve a'raf resimlerinin özelliklerinin denizde damla ve güneşte zerre kadar yazılıp anlatılmasının imkânı yoktur. Ancak öğrenip, gözle görüp seyretmeden bir şey anlamak zordur.
Bu manastırın üç kapısı var, biri kıble kapısıdır, bunun da anlatılması zordur. Çevresi burma burma, zıh zıh mermerden oyulmuş mukarnaslar, fürüşler ve medineler ile büyülü işlemeli yüksek kapıdır. Ve kanatlarında olan sihirli küçük sedef işleri bir diyarda yoktur. Ve sol tarafındaki sanatlı kapı rahiplerin kapısıdır. Ve sağ taraftaki kapı güney tarafa açık olup Kral Sarayı yoluna bakmaktadır. Bu kapının sağ tarafında,
İbretlik çan kulesinin anlatılması
Bu büyük kilisenin dört köşesinde 4 adet saat kulesi var, ama üçü küçük saat kuleleridir. Ancak bu sağ kapının yanındaki yüksek ve heybetli kulenin benzeri bu yeryüzünde yoktur ve hâlâ dünya ustaları bir yere gelseler bir taş bir yere koymaya güçleri yetmez.
Bu garip eser gerçi siyah taş yapı görünür, ama taş değildir, alçı gibi karıp sanat ile dondurmadır. Gerçekten bu hakir o kadar dikkatlice inceleyip baktım, taşların birbirlerine birleştiği yerlerini görmedim.
Bu çanhane kulesinin içerisi 27 kattır ve burası bin adet ruhban ile doludur. En tepe yerinde inip çıkmaya gücü kuvveti olan sevimli ve genç papaz oğlanları kalır. Ondan aşağı yirmisine ulaşmış genç papazlar, ondan aşağı 40-50 yaşında ruhbanlar var, ondan aşağı yaşı 70-80 seneye ulaşmış bıtrikler var. En alt katında 150-160 yaşında pîr-i muğânlar var ki değerli ömürlerini tam bir perhiz ile geçirip iskelet gibi olmuş kıssisler vardır. Bunlar o derece uzun ömür sürmüş ve yaşlanmışlar ki kuvvetleri gitmiş, heyetleri yitmiş, değerli ömürleri yüz altmışa ve yüz yetmişe yetmiş ve münasebetten tamamen kalmış, nicesi haftada bir kere yemek yiyip 5 zeytin, 10 adet siyah üzüm, 5 hurma yiyip bir iki fincan süt içer. Bazısı bu yiyecek ve içecekleri 20 günde ve ayda bir yer ruhban rahipler var ki hem sapıtır ve hem sapmış ladikalar var. Bunların hepsi nane çöpüne ve yades kemiğine dönmüş arık, uruk ve iskelet kâfirler var ki yirmisine bir pehlivan yumruğu vursalar hepsi birden ölür. İslâm dini üzere olmaktan dolayı Allah'a hamd olsun. Hadis: "İslâm'da ruhbanlık yoktur" güzel sözü uyarınca Ma'dî-kereb kadar yiyip ibadet edip gaza etmeye ve helâlimizle büyük cihat etmeye güç kuvvet buluruz. Gerçekte bu keferelerde perhiz ve ibadet ile nice hâletler görülür, sağlıklıdırlar ve hastalıklardan uzaktırlar, [61b] perhiz ile nefislerini de öldürmüşlerdir.
Ve felsefe, riyaziye (matematik), tıp, cerrahlık ilimlerinden başka 374 çeşit garip ve acayip ilimlere sahiplerdir. Ancak feraiz ilmi yoktur, ama hesap, hendese (geometri), yıldızlar ilmi (astronomi) ve usturlap ilmi bunlardadır. Allah'ın işi, cifir ilmi de bu kâfiristanda yoktur, ama tüm kâfiristanın veled-i zinaları ve yetkin usta bilginleri tüm bu manastır çanlığında toplanıp yararlı ilim tartışmaları yaparlar.
Hepsinden büyük saat çanı bu kulededir ki çanı hamam kubbesi kadar vardır. Çekici at karnı kadardır ki öğle zamanı bu saat on ikiyi vurduğunda bu çanın sesi iki konak yerden duyulur. Kış günleri çan çekicinin darbından parçalanmış diye çekicin önüne keçe bağlayıp saat çanına çekiç pek sert vuramaz
Ve 40-50 çeşit saat vurulur (çalınır). Tatar gelse şehri yağma etse başka tarz vururlar. Kutsal günleri, Sarı Saltık, Kasım, Hızır-İlyas, İsvet Nikola, Avustos ve Kızıl Yumurta günleri, Aya Basyanima ve kralın bir belli işi olması günlerinin başka başka vuruşları var bir heybetli çandır. 40 adet kefere hizmetçileri var, ama başka zaman saat vakti geldiğinde çarkları dönüp saat saat kendisi vurur, ama başka zaman kefereler vurur.
Garip seyirlik: Beç şehri içinde toplam 360 adet manastır ve kiliselerin birer ikişer çanlıklarmdan 470 saat kulesi vardır.
Hemen öğle vakti olduğunda ilk defa bu İstifan Kilisesinin büyük saati bir kere vurur. Daha vuruşu ve sesi bitmeden Beç Kalesi içindeki tüm saat kulelerindeki çanlar tek vuruşla çala düşer, acayip bağlantı kurmuşlardır. Rum'da bir adamın iki saati olsa biri bir derece ve iki dakikada ileri yahut geri kalıp yürür, ama Beç saatlerinin tamamı yek darptan çalar sanatlı saat kuleleridir.
Tüm kulelerden bu İstifani Manastırının çanlığı yüksek olup tamamı 770 basamak taş merdivendir ve içinde toplam 300 adet irili ufaklı rahip odaları vardır. Ve en yüksek yerinde bir altın topu var, tam 150 okka saf altın top doludur. İçi on şinik buğday alır derler. Süleyman Han 936 [1529] tarihinde bu Beç Kalesi'ni kuşattığında bu yüksek kuleyi dövmeye kıyamayıp
Sonunda Müslüman ibadet evinin ezan yeri olacaktır" diye "Bu kulede alâmetim olsun" diye adı geçen altın topu Süleyman Han taşrada yapıp içerde krala gönderir, kral da o gece bu altın topu bu çanlığın en yüksek yerine kor. Onun için bu Beç Kalesi'ne bu altın top için Ungurus Almanı Kızılelması derler.
Daha sonra Süleyman Han bu kale altından fetihsiz ayrılınca Ferdinand Kral Süleyman Han'ın altın Kızılelma topu üzerine bir altın ay ve gümüşten bir güneş tasviri koymuştur.
Daha sonra Süleyman Han kendi topu üzerine kâfirler üstünlük taslamak için başka şey koyduğu için,
"Hazır ol üstüne seferim vardır" deyip Alman seferine gelip bir yılda 176 adet kalesini fethedip elini vilâyetini harap eder. Sonunda Süleyman Han'ın topu üzerine ay ve güneş şeklini Ferdinand Kral indirip Süleyman Han ile barış yaparlar
Aradan bir hayli zaman geçtikten sonra, 1048 [1638] tarihinde Sultan IV. Murad Han cennet benzeri Bağdad'ı fethedip İstanbul'a gelince içki tövbesini bozup vefat eder. Tahta sultan İbrahim Han çıkar. Bunun zamanında Nemse çasarı (—) (—) adlı kötü işli kral Süleyman Han barışma aykırı olarak uygunsuz bir iş edip Süleyman Han'ın topu üzerine çatal matal haç gibi bir altın şey koymuş.
"Niçin bu haç şekilli şeyi Süleyman Han'ın Kızılelma topu üzerine koydunuz?" dediğimde,
"Altın top üzerine kuş konmasın diye ol haç şekilli çarkı koyduk" diye cevap verdiler, gerçekten de kuş konamaz, zorlu rüzgârdan da fırıldak gibi döner bir tür haçlı çarktır. Bunu da Süleyman Han gibi top üstünden indirir bir yaman haşmetli padişah elbette bulunur ola.
Bu kulenin dört tarafında kat kat kemerler içinde kârgir yapı odaları billûr, necef ve moran camlar ile süslenmiş ve nice sivri sivri minare külâhı gibi sivri kubbeler ile bezenmiştir. Üzerlerinde çeşit çeşit altın haçlı alemleri var ve birbirine benzemeyen küçük köşkler ve balkonlar var ki tamamen sarı pirinç ve kalaylı demir teneke örtülü kubbeleri üzerindeki haç alemlerine güneş [62a] vursa o haç alemlerin parıltısından ve ışıltısından Tanrı hakkı için insanın gözü kamaşır.
Bu çanlık kulesinin en aşağısı İstanbul'un Galata Kulesi kadar kalındır, ama o dört köşe siyah taştan yapılmadır. Onun içindi bir kat daha, onun içinde ondan ince bir kat daha var ve oradan ta en tepedeki kata çıkıncaya kadar 17 kattır. En sonundaki hepsinden sivridir ki Kızılelma topu bunun üzerindedir.
Bu yüksek zirveden doğu tarafa üçer konak uzaklıktaki Pojon Kalesi ve Anpuruk Kalesi gözükür. Kuzey tarafa Uyvar ovaları ve batı tarafında ta Prag dağları apaçık gözükür. Ta bu derece yüksek güzel bir çanlık kulesidir. Yüce Yaratıcı minare ettirip Muhammedi ezanların okunmasını nasip ede, vesselam.
Dış avlunun anlatılması: Bu kilisenin dış avlusunun bir tarafı demir pencereler ile kapatılmış olup kral ve diğer ileri gelenlerin yoludur. Diğer taraflarında kat kat başka bölge keferelerinin sanki öğrenci odaları var, burada öğrenim gören 2 bin adet öğrenci vardır. Bu odaların ortası büyük bir meydandır ki burada olan türlü türlü meyve ağaçlarının gölgesinden yere asla güneş düşmez bir Nemçe koyağıdır. Bazı fakir kefereler her ağacın gölgesinde oturup eski ve ufak tefek şeyler satarlar.
Bu tarihî anlatı, kullanıcı tarafından yeniden yayınlama izni bulunduğu beyan edilen “Evliya Çelebi Seyahatname Haritası” kaydından aktarılmıştır. Metindeki dönem dili, tarihî görüşler ve ifadeler Evliya Çelebi’nin anlatı dünyasını yansıtır; güncel bilgi olarak değerlendirilmemelidir.
Orijinal harita kaydı ↗